19. asrın sonlarında özellikle Osmanlı Devleti’ndeki eğitim ve fikir hareketlerinin tesiriyle başta Kırım, İdil-Ural ve Azerbaycan olmak üzere zamanla Türkistanın bütün kısımlarında eski usûl mektep ve medreseler yerine eğitimde reform, yani müspet bilimler ile millî kültürü geliştirme düşüncesi yayılmaya başlar.[1] Bu fikirleri savunanlara da Ceditçiler adı verilir. Ceditçiler mektep ve medreselerde okutulan dinî derslerin yanında dünyevî ilimlerin de (tıp, coğrafya, tarih, hendese, riyaziyat, edebiyat) öğretilmesini talep ederler. Ceditçi aydınların çalışmaları sonunda eski usûl medrese ve mektepler yerine yeni usûl öğretim yapan ve müspet bilimler öğreten okullar açılmaya başlar. Usûl-i Cedit terimi, başlangıçta okuma- yazma öğretiminde yeni bir metodun adını ifade etmek için kullanılmış ise de daha sonra eğitim ve öğretimdeki yeni bir anlayışı da kapsamıştır. Biz bu makalemizde, önderliğini İsmail Gaspıralı’nın yaptığı Usûl-i Cedit hareketinden yola çıkarak Onun eğitimci kişiliğini ve okuma- yazma öğretimine getirdiği yeniliklerle Türkçe öğretimine katkısını ortaya koymaya çalışacağız.
İsmail Gaspıralı’nın, Türk Dünyası eğitim tarihindeki yerinin daha iyi anlaşılabilmesi, ancak eski usul mektepler ile Usûl-i Cedide göre yapılan eğitimi karşılaştırmamız ile mümkündür.
Eski usûl mektepler genellikle mahalle mescidi veya medreselerin hemen yanında olurdu. Her köyde ve her mahallede bir cami bulundurmak gibi bir de mektep bulundurmak müslümanların en eski âdetlerindendi. Hatta caminin olmadığı yerlerde dahi mekteplerin bulunduğu bilinmektedir. Bu mektepler fizikî görünümü itibariyle diğer İslam dünyasındaki mektepler ile hemen hemen birbirinin aynıdır.[2] Büyük bir kısmı vakıf malıydı. Bunların bazıları da bağışlarla desteklenirdi. Bu okullarda tahsil ücretsiz olmakla beraber öğretmenlerin geçimini temin etmek ve okulun yakacak ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla az miktarda da olsa para toplanırdı. Her mektep genellikle bir öğretmen tarafından yönetilirdi. Bu öğretmenler “Mekteptar”, “Damolla” veya sadece “Molla” adı ile anılırdı. Bunlar çocukların mektep içinde ve dışında ikinci babası konumundaydı. Öğretmen ve din adamı olmanın yanı sıra günümüz toplumunda bir öğretmenden beklenen tüm fonksiyonlara da sahiptiler.[3] Ayrıca toplumun bazı üyeleri için mektup yazıcısı ve okuyucusu, anlaşmazlıklarda ara bulucu rolü üstlenirdi. Büyük camilerin bulunduğu mahallelerde mollanın yardımcısı olarak çalışan müezzin de bulunurdu. Mollanın olmadığı zamanlar çocukları müezzin okuturdu. Mollalar medrese düzeyindeki talebelerden daha bilgili kimseler değildi. Bunlar daha çok medreseye devam etmeyen talebelerden seçilirdi. Hanım öğretmenler “Hatun” olarak adlandırılırdı. Hatun, genellikle mollanın eşi ve ev kadınıdır. Talebeleri ise kız çocuklarıdır. Hatunun evi mektep olarak kullanılır, hiç bir zaman okul olarak adlandırılmazdı. Bu mekteplere bulunduğu coğrafyanın iklim şartlarına göre beş-altı yaşından on-on iki yaşına kadar olan çocuklar talebe olarak kabul edilirdi. Mektepler cuma ve bayram günleri hariç her gün açık olurdu. Genellikle sabahtan ikindi vaktine kadar günde ortalama yedi-sekiz saat ders yapılırdı. Talebe mektebe ne vakit gelirse gelsin kabul edilirdi. Sınıfların mevcudu ortalama seksen çocuğa kadar çıkardı.[4] Standart bir öğretim müfredatı yoktu. Mektebin aslî gayesi; çocuklara dinî bilgilerin yanı sıra Kur’an-ı Kerim’i okutmayı öğretmekti. Okul yönetimindeki tasarruf ise tamamen öğreticiye aitti. Gaspıralı İsmail Beyin verdiği bilgilere göre 1881 yılında Rusya’da on yedi milyon Türk vardır. Bunların da on altı bin mahalle mektepleri ve iki yüz on dört medreseleri mevcut idi. Ortalama her mektepte otuz çocuğun okuduğu düşünülürse yarım milyon Türk evladının sıbyan mekteplerinde ve medreselerde eğitim gördüğü anlaşılmaktadır.[5] Bu mekteplerde eğitim süresi tam olarak belirlenmemekle beraber, bir çocuk ortalama üç, dört hatta beş sene okula giderdi. Bu zaman süresince çocuklara Elifbâ, Aşr-ı Şerif, Kelâm-ı Kadim, imanın şartları, Heftyek ve yazı dersi gösterilirdi. Bazı mekteplerde bu derslere ilâveten basit aritmetik, tarih ve coğrafya bilgisi de verilirdi. Çocuklar öğretimlerinin herhangi bir kademesinde, hiç bir zaman imtihana tâbi tutulmaz, birkaç yıl okula devam ettikten sonra gerekli bilgileri öğrendi düşüncesiyle mektepten alınarak usta yanına çırak olarak verilir veya Arapça tahsil etmeleri için medreseye gönderilirdi.[6] Yaşları farklı olan çocuklar öğrenme seviyeleri ve kabiliyetleri dikkate alınmadan aynı sınıflarda öğrenim görürlerdi. Alfabe gösterilir gösterilmez doğrudan ya Arapça ya da Farsça öğretilirdi. Türk çocukları için bu tarz bir öğrenim zor geldiğinden pratik olarak kendi dillerinde okumayı çok zor öğrenirler, hatta çoğu yazmayı bile öğrenemezdi. Okulda geçirdikleri dört-beş yıldan sonra kendi dillerindeki bir yazıyı okumada büyük güçlük çekerlerdi. Çünkü mevcut öğretim sisteminde alfabe öğretiminden sonra hemen Arapça imlâ kaidelerinin öğretimine geçilirdi. Çocuklar için çoğu anlamsız olan bu kelimelerin öğrenimi zor olduğundan öğrenme de yavaş olurdu.Eski usûl mekteplerde yeni okula başlayan çocuğa önce “Elifbâ” vasıtasıyla iki-üç ay içerisinde bütün harfler öğretilir, sonra Arapça bazı dualar ezberlettirilir, daha sonra da “Heftyek-i Şerif” ayetlerinin öğretilmesine geçilirdi. Bir-iki sene bunun kıraatına devam edilirdi. Birkaç sene talebeye yazı gösterilmez, dinî bilgiler öğretilmezdi. Dersler yalnız Kur’an okumaya mahsustu. Talebe bir derece Arapçayı öğrendikten sonra yazı dersi gösterilirdi.[7]Çocuklar altı-yedi saat sınıf içinde bir ders ile meşgul edildiğinden tabiî olarak usanırlardı. Yapmış oldukları yaramazlıklar neticesinde de dayak yerlerdi. Mekteplerde ödüllendirme çok az görülmesine rağmen, cezalandırma her zaman olabiliyordu. Öğretmenler bedenî cezalandırmayı disiplini sağlayan bir araç olarak görür ayrıca iyi huy ve alışkanlık aşılamanın da bir aracı olarak düşünürlerdi. En yaygın cezalandırma aracı ise “falaka” adı verilen öğrencilerin çıplak ayaklarına sopayla vurmaktı.[8] Yukarıda genel hatları ile ele aldığımız bu eğitim tarzı, yozlaşmaya başlayan ve 19. asrın son çeyreğinde büyük ölçüde bozulan Türk Dünyası mekteplerinin genel çehresinden ibarettir. 19. asrın son çeyreğinde mektep ve medreseler endüstrileşme ve ekonomik gelişme yönünden süratle değişen hayat şartlarına ayak uyduramamış, bundan dolayı zaman içerisinde nüfuzlarını da kaybetmeye başlamışlardır. Bir de Çarlık Rusyasının bu müesseseleri maddî destekten mahrum kılmak için bunlara ait vakıflara el koymasıyla eski tip mektep ve medreselerin ıslahı kaçınılmaz olmuştu. Rusların bu okullara karşı kayıtsız ve ilgisiz görünen bir tavrı vardı. Mektep ve medreselerde öğrenim gören talebelerin mevcut bilimsel gelişmelere ayak uyduramaması Rus idaresinin işine geliyordu. Her ne kadar bu okullarda Rus dilinin öğretilmesi hususunda bazı teşebbüsler olmuşsa da halkın Rusçaya ilgi göstermemesi ve sadece yasak savma kabilinden öğretilmesi neticesinde bu uygulamadan da zamanla vazgeçilmiştir. Netice olarak Rus hükümetinin takip ettiği siyaset Müslümanları devletten uzaklaştırdı, cahil kalmalarına sebep oldu. 19. yüzyılın sonlarında mekteplerde dinî bilgilerin yanı sıra dünyevî bilgilerin de öğretilmesi mecburîyeti zamanın meselesi hâline gelmişti. Halkın aydınlatılması ve terakki yolunun açılması için yeni hareketlere ihtiyaç vardı. Zira körü körüne taklidî davranışlar Müslümanların değer ölçüsü olmuştu. İslamın özünden uzaklaşan Müslümanlar batıl inançlara ait efsanevî şeyleri dinin özüymüş gibi algılamaktaydılar. Bu durumdan rahatsız olan münevver tabaka birtakım çıkış yolları aramaya başladı. Nitekim Kazan İli’nde ilk hareketler kendini göstermeye başladı. 19. asrın son çeyreğinde Osmanlı eğitimindeki yenileşme ve fikir hareketlerinin de tesiriyle Kırım, İdil-Ural ve Azerbaycan’da kültür ve eğitim sahasında birtakım yeniliklere gidildi.[9] Türk dünyasını aydınlatmaya çalışan bu hareketler belirgin bir şekilde iki sahada kendini gösterdi. Biri “dinî reform”, diğeri de usûl-i cedîd adı altında değerlendirilen eğitim ve öğretimde yenileşme hareketleridir. Önceleri dinî bir görüntü arz eden yenileşme hareketleri zaman içerisinde dünyevî bir vasıf almış ve Türk dünyasının terakkisinde önemli bir rol oynamıştır.[10] Biz bu makalemizde eğitim ve öğretimdeki yenileşme hareketlerini “mekteplerde yapılan değişiklikler” şeklinde ele aldık. Dinî sahada yapılan reform hareketleri zaman içerisinde Gaspıralı İsmail Beyin önderliğini yaptığı eğitim ve öğretimdeki yenileşme hareketleri ile birliktelik göstermiş, bu çerçevede faaliyet gösterenler de Ceditçi olarak nitelendirilmişlerdir. Ceditçilere göre; Türk dünyasının içinde bulunduğu geri durumdan kurtuluşunun tek yolu halkı usûl-i cedîde göre eğitim ve öğretime tâbi tutmaktan geçer. Türk dünyasında ilim ve teknolojideki geri kalmışlığa bir başkaldırı olarak ortaya çıkan usûl-i cedit hareketinin ilk temsilcisi ve uygulayıcısı Gaspıralı İsmail Beydir. Rusya Türklerinin eğitim ve kültür hayatında çok önemli hizmetleri olan Gaspıralı İsmail Bey’e göre müslümanların içinde bulunduğu geri kalmışlıktan kurtulabilmesi ancak eğitim alanında yapılacak reform ile mümkündü. Bu da yeni bir eğitim sisteminin inşası ile gerçekleşebilirdi. Eğitimdeki yenileşme hareketlerinin mekteplerden başlamasını düşünen Gaspıralı İsmail Bey, işe, çıkartmakta olduğu Tercüman gazetesi vasıtasıyla fikirlerini neşretmekle başladı. Halka kırk gün içinde çocuklara okuma yazma öğreteceğini duyurdu. Daha sonra 1884 yılında Bahçesaray’ın Kaytmaz Ağa mahallesindeki harabe bir mektebi tamir ettirdi. Bekir Efendi adında bir öğretmene usûl-i savtîye metodu ile alfabe öğretiminin nasıl yapılacağı ve pedegojik bir eğitimin önemli özellikleri hakkında dersler verdikten sonra bu okulda öğretmen olarak görevlendirdi. Böylece Gaspıralı İsmail Bey, programını kendi hazırladığı ilk Cedîd mektebini eğitime açmış oldu.[11] Bahçesaray’da açılan bu okulda usûl-i cedîde göre eğitim yapılmış ve altı ayda okula yeni başlayan çocuklar okuma, yazma, hesap, ilmihâl bilgileri öğrenmiş, cemaat huzurunda yapılan imtihan sonucunda diploma almışlardır.[12] Yeni metotla eğitim yapan bu mektepte, alfabe öğretiminde Gaspıralı İsmail Beyin “Hace-i Sıbyan” adlı eseri okutuldu. usûl-i savtîye metoduna göre yazılan bu eserde harflerin seslerinden hareketle çok kısa zamanda Türkçe okuma ve yazma öğretildi. Tahsil süresi üç yıl olarak tespit edilen bu okulların ders programı; Türkçe, kıraat-ı Kur’an, ilmihâl, hüsn-i hat, sarf-ı Türkî, zihnî hesap, amal-i erbaa, tarih-i İslam, coğrafya ve tarih derslerinden ibaretti. İlk başta on iki talebenin kayıt olduğu bu okulda günde dört saat ders yapıldı. Yeni usûl ile eğitim ve öğretimin halk tarafından benimsenmeye başlanması üzerine eski tarz eğitimi savunanlar (Kadimciler), yeni mektep ve usûlü halkın nazarından düşürmeye çalıştılar. “Çabuk öğrenilen ilim çabuk unutulur, dinî mektepler bozulacak” gibi bahanelerle yeni mektebe karşı dört bir yandan hücuma başladılar. Gaspıralı İsmail Bey, bu hücumlara karşı koyabilmek için Bahçesaray pazarındaki bir kahvehanede “Akşam Mektebi” açtı. Burada yirmi kadar hamal ve bakkal çırağına kırk gün bizzat kendisi ders vererek okuma ve yazmayı öğretti.[13] Tercüman’da yazmış olduğu yazıların da tesiriyle, savtî metotla alfabe öğretiminin nasıl yapılacağını öğrenmek isteyen muallimler, Kafkasya’dan, Rusya içlerinden Bahçesaray’a gelmeye başladılar. Bunlar Gaspıralı’nın “Birinci Numûne Mektep” adı altında açtığı okulda bir-iki ay eğitime tâbi tutuluyor, sonra da öğrenmiş oldukları savtî metotla eğitim yapmaları istenerek memleketl”erine gönderiliyorlardı.Fahri TEMİZYÜREK
[1] SARINAY, Yusuf: Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, İstanbul,
1994, s. 53
[2] HABLEMİTOĞLU: Necip: Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917), Ankara,
1997, s 24
[3] DEVLET, Nadir : “Cedîdcilik Hareketi”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Sayı 15, Mayıs
1995, s. 45
[4] İSMAİL GASPRiNSKİ: Rehber-i Muallimîn, Bahçesaray, 1898, s. 5
[5] İSMAİL GASPRiNSKİ : “Türk Yurdcularına”, Türk Yurdu, C.I, Sayı 7, Şubat 1912, s. 190
[6] İSMAİL GASPRiNSKİ : a.g.e., s. 4-6
[7] İSMAİL GASPRiNSKİ : a.g.e., s. 6-7
[8] İSMAİL GASPRiNSKİ: a.g.e., s. 7
[9] YARKIN, İbrahim : “Türkistan’ın Eğitim ve Kültür İşlerine Bir Bakış”, Türk Kültürü, Sayı
18, Nisan 1964, s. 144-145
[10] TAYMAS, Abdullah Battal: Kazan Türkleri, Ankara, 1998
[11] İSMAİL GASPRiNSKİ : Hace-i Sıbyan, Bahçesaray, 1894, s. 1
[12] İSMAİL GASPRiNSKİ : a.g.e., s. 1
[13] İSMAİL GASPRiNSKİ : a.g.e., s. 1
Posted by zahiri